Anasayfa Evlilik Psikolojisi Modern Toplumda Evlilik, Seks ve Aldatma

Modern Toplumda Evlilik, Seks ve Aldatma

Yazar: Editör

Evlilik, ilişkiler, aşk, cinsellik, sadakâtsizlik… Konu kadın-erkek ilişkileri olunca, aynı ana başlıklar altında dönüp dursak da diyecek söz bir türlü bitmiyor. Çok şey yazıldı, çizildi şimdiye kadar. İşin ehillerinden çok cahilleri konuştu genellikle. Bu yüzden, gerçek “bir bilene” danışmak farz oldu.

İşte bu motivasyonla, Türkiye’de cinsellik ve aile terapileri deyince akla ilk gelen isimlerden, Marmara Üniversitesi Psikiyatri Anabilim Dalı Başkanı Prof. Dr. Mehmet Z. Sungur’un kapısını çaldım. Özellikle büyük şehirlerde yaşayan insanların ilişkilere ve cinselliğe dair ortak sorunlarını, popüler kültür sosundan arındırarak konuştuk. Evlilikte cinsel yaşamdan aldatma türlerine uzanan muhabbette, lafın dönüp dolaşıp toplumdaki ‘bedel ödemeden sürekli ödüllendirilme’ arayışına gelmesi dikkat çekiciydi. Hazcı bireylerin kulaklarını bol bol çınlattık…

İlk olarak evlilik kurumuna ne olduğunu, dolayısıyla boşanmaları sordum. Mehmet Sungur ise “Evlilik aslında bir bedel-ödül dengesidir” diyerek başladı anlatmaya:

Evlilik öncesinde ve bütün ilişkilerin ilk döneminde bedeller az, ödüller çoktur. Beraber hoşça vakit geçirilen, duymak istenilen sözlerin duyulduğu, ekonomik sıkıntıların olmadığı bir dönem… Bir nevi görme kusuru diyorum ben buna. Karşınızdaki insana, sahip olmadığı özellikleri bile atfedip, nasıl görmek istiyorsanız öyle görüyorsunuz. Evlilik ise bu görme kusurunun en iyi tedavisi. Evlilikle birlikte bedeller artıp ödüller azalmaya başlıyor. Denge bozulduğunda, bedeller ödüllerden çok daha fazla hale geldiğindeyse boşanmalar yaşanıyor.

Başarısız evliliklerde ciddi artış var gibi…

Avrupa’da neredeyse her iki evlilikten biri başarısızlıkla sonuçlanıyor. ABD’de ise boşanma oranı yüzde 50’leri bile geçmiş durumda. Türkiye’de üç büyük şehirde boşanma yüzdesi, Batılı ülkeleri yakalama noktasına doğru gidiyor. Son yıllara baktığımızda boşanmaların arttığını, evliliklerin azaldığını, evlilik yaşının ileri gittiğini ve evliliğe verilen emeğin yani evli olarak geçirilen sürenin azaldığını görüyoruz.

 

Toplum olarak da değiştik, sorumluluk almak zor geliyor insanlara. Boşanmalarda payı var mı bunun?

Boşanmalarda en önemli etkenlerden biri, toplumsal değişim. Eskiden evliliklerde en önemli kavram sorumluluktu. Evliliğin çeşitli zorluklar getireceği peşinen kabul edilirdi ve emek verilirdi. Bir süre sonra insanlar, sorumluluk kavramını komik bulmaya başladı ve bunun yerini “haklar” kavramı aldı. “Evlilik nasıl bir haksa, boşanmak da hakkımdır” diye düşünülüyor bugün. Bizim toplumumuzda her şey “ya hep ya hiç” mantığıyla yürüdüğünden, sorumluluk ve haklar arasında da bir denge kuramadık.

“İNSANA GEREKEN İYİ HİSSETMEK DEĞİL, HER ŞEYİ HİSSETMEK ”

Günümüzde en çok talep edilen haklardan biri de, her koşulda kendini iyi hissetmek ve sıkıntıdan kaçınmak sanki…

Bugün okunan popüler kültür ürünü kitaplara bakarsanız, hepsi de kendini iyi hissetmek üzerine. Oysaki yaşam sadece iyi hissetmeyi değil, her şeyi hissetmeyi gerektirir. İnsanlar, sadece iyi hissetmek üzerine bir hayat kurdukları zaman, kötü hissettikleri yerde kalmayı istemiyorlar. Bu yüzden evliliklerine de kolayca son verebiliyorlar. Tüketim kültüründe olduğumuz için, sevgiyi, aşkı, evliliği de tüketilebilir olarak görüyoruz. Hep ödül bekliyoruz, ödülün gelmediği yerde de “Burada daha fazla durmaya gerek yok, çünkü hayat çok kısa” diyoruz. Bizlere pompalanan şey bu; ne kadar mutlu ve hızlı yaşarsan o kadar iyi!

“ANI YAKALAMAK HAZ PEŞİNDE KOŞMAK DEĞİLDİR”

Herkes yaşam koçu olmuş, birbirine “Anı yakala” diye tavsiyede bulunuyor. Siz reçete ediyor musunuz bunu danışanlarınıza?

“Anı yakalamak” değil, “Anda kalabilmek” önemli. Bugün söz edilen, andaki iyi şeyleri yakalayıp kötüleri bırakmayı tavsiye eden hedonistik felsefe. Buna tamamen karşıyım. Andaki kötü şeylerden kurtulmak, sadece haz peşinde koşmak; anda kalmaktan farklı. Anda kalabilmek, o an olanı yargılamadan kabul etmek demektir. Oysaki hazcılık, anı yargılayıp mevcut durumun oluşturduğu sıkıntıdan kaçmayı gerektirir. Bugünkü dünya düzeninin söylediği; “Hızla yargıla, kötülerden kaç, hep iyiye yanaş. Keyifli olan tarafta dur, değilse orada hiç vakit kaybetme”.

“CİNSELLİĞİN OLMADIĞI EVLİLİĞİ KALİTELİ İLİŞKİ KURTARIR”

Yine evliliğe dönecek olursak, cinselliğin evlilikteki rolü ne? Ne kadar bağlayıcı?

Cinselliğin olmadığı durumlarda genellikle evliliğin yürümeyeceği varsayılır. Ancak bu her zaman doğru değil, cinselliğin nasıl tanımlandığı önemli. Cinselliği sadece cinsel birleşme olarak tanımlarsak, bu birleşmenin olmadığı evlilikler yürümez varsayımı ortaya çıkar ama bu yanlıştır. Cinsellik, evliliğin ilerleyen aşamalarında duraksayabiliyor, hatta hiç olmayabiliyor fakat evlilik devam ediyor. Cinselliğin olmadığı evliliklerin devam edebilmesi için, cinsellik dışındaki ilişkinin çok kaliteli olması gerekiyor.

“38 SENE CİNSEL BİRLEŞME OLMAMIŞ AMA CİNSEL DOYUM ÇOK YÜKSEK”

Bu söylediklerinize bir örnek verebilir misiniz?

Cinsel ilişki ağrılı olacak korkusuyla ilişkiye giremeyen birçok kadın vardır. Vajinismus dediğimiz bu durumla ilgili olarak yardım isteyen bir çifti bana geldiğinde 38 senelik evliliklerinde hiç cinsel birleşme yaşamamıştı. Kadından ve eşinden,  cinsel doyumlarını sıfır ile 100 arasında puanlamasını istediğimde, yanlarında eşleri olmadığı halde bana verdikleri yanıtlar kadının yüzde 80-90, erkeğin yüzde 60-70 oldu. Öte yandan, her gün cinsel birleşme yaşayan bazı kişilere aynı soruyu sorduğumda, cinsel doyumları için yüzde 10-20 gibi düşük rakamlar veriyorlar. Bu da demek oluyor ki, cinsel doyum, birleşmeden ibaret değil. Cinsel birleşme olsa bile, cinselliği bir görev gibi yaşama, evliliği devam ettirmek için bir ödev gibi görme gibi nedenlerle doyuma ulaşılamaması gayet mümkün.

“ÇAĞDAŞ İNSAN ‘DOĞASINDAKİ ÇOKEŞLİLİĞE’ TESLİM OLMAZ”

Görev gibi yapılan seksten sıkılınca da aldatmalar başlıyor olsa gerek. O zaman da “Ne yapabilirim, çokeşlilik insanın doğasında var” diye savunuyoruz kendimizi. Buna ne diyorsunuz?

21’inci yüzyıla geldik, doğayı elimizden geldiğince kontrol altına almak için çaba sarf ediyoruz. Doğal felaketleri önlemek için çalışıyoruz ve kısmen de olsa başarıyoruz. Böyle iddialı bir kontrolü eline almak isteyen insan, sıra kendini kontrol etmeye gelince “Benim doğamda yok” diyerek sıyrılıyor. Ben bunu anlamakta çok güçlük çekiyorum. İnsanların dış dünyanın doğasını bu kadar değiştirebildikleri bir çağda kendi doğalarını dokunulmaz ilan etmeleri, aslında insanların bu kontrolü istemedikleri anlamına geliyor. Tabii ki dürtülerimiz var, ancak dürtülerin varlığını kabul etmekle tamamen bu dürtülere teslim olmak iki ayrı şey. Burada, daha çağdaş bir insandan söz ediyoruz; dürtülerini tatmin etmek uğruna partnerini gözden çıkarmayan ve ilişki için verdiği emeğe sahip çıkan insandan.

“ALDATAN ERKEK ‘SADAKATSİZLİĞİMİN EŞİMLE NE İLGİSİ VAR’ DİYE DÜŞÜNÜYOR”

Tuhaftır ama aldatan kişiler, vicdanlarını rahatlatmanın yolunu bir biçimde buluyor gibi…

Pek çok sadakâtsiz insan, yaptığının eşiyle, evliliğiyle bir alakasının olmadığını düşünüyor. “Nasılsa eşim öğrenmeyecek” gibi izin verici düşüncelerle, aldıkları riski ve sevip değer verdikleri kişiyi göz ardı ediyorlar. Bilhassa erkekler, yakalanmadıkları müddetçe, sadakâtsizliklerini “aldatma” diye adlandırmıyorlar bile.

“ERKEKLER DE ALDATILMAYI KABULLENSİN”

Erkekler! Aldatma deyince ilk önce onlar geliyor akla… Neden?

Aslında, tıpkı erkekler gibi kadınlar da sadakatsiz olabiliyor. “Bu işi sadece erkekler yapar” diye bir şey yok. “Peki, erkekler kimle yapıyor?” gibi bir soru çıkıyor ortaya. Eğer iki ayaklılarla aldatıyorlarsa, sadakatsizlik yapan erkek kadar sadakatsizlik yapan kadın da var. Tersini düşünecek olursak, bir yerlerde bekleyen bekâr bir kadın kitlesi var, onlar da “Ey evli erkekler bir gün karınızı aldatmak isterseniz biz buradayız” diye el sallıyor. Böyle bir şey yok elbette. Söz konusu aldatma olunca kadınlardan konuşmuyoruz çünkü karımızın bizi aldattığını düşünmek bile istemiyoruz. Her ne kadar hoşlarına gitmese de, aldatma, kadınlardan çok erkeklerin duyması, anlaması gereken bir mesele. Mademki artık aldatmayı normalleştiriyoruz, erkeklerin de eşleri tarafından aldatılmayı normal görmeyi göze alması gerekir.

“ÜÇ BACAKLI ALDATMA EN UZUN SÜRENİ”

Bazı yabancı makaleleri taradığımda aldatmanın “evliliği devam ettirmenin yolu”  olduğu gibi bazı yeni söylemlerin türediğini fark ettim. Sizin fikriniz nedir?

Sadakâtsizliğin pek çok çeşidi var. Bu sözünü ettiğiniz şey, aldatmanın sadece bir türü. Ben buna “üç bacaklı aldatma” diyorum. Evliliğin iki bacağını evli erkek ve kadın oluşturur, evlilikte sıkıntılar artıp da bu yük taşınamaz hale gelinince, sadakâtsizliğin paylaşıldığı kişi “üçüncü bir bacak” olarak devreye giriyor. Burada, aldatan kişinin eşiyle ilişkisi ne gidecek kadar kötüdür ne de sonsuza dek kalacak kadar iyi. Bir evlilik için en zor durum. Üç bacaklı ilişkide aldatan eş, bir müddet sonra “evliliğinden vazgeçemeyeceğini” belli ediyor. İlişki genellikle bu aşamada bitiyor. Üç bacaklı sadakatsizlikte aldatan hem eşinin hem de sevgilisinin taşıdığı farklı özelliklere ihtiyaç duyuyor, adeta bu iki kişiden bir kişi oluşturuyor, her ikisinden de vazgeçemiyor. Oldukça uzun süren bu aldatma türünde, sonuçta sevgili konumundaki kişi kendini değersiz hissetmeye başlıyor, talepleri artıyor, aldatan eş konumundaki kişinin bu noktada bir karar vermesi gerekiyor.

“ISSIZ ADAMLAR ÇOK YAYGIN”

Başka ne türleri var aldatmanın?

“Yeni bir yaşama kapı açan sadakâtsizlik” diye adlandırdığım bir aldatma var. Mevcut ilişkisine bağlılığını yitirmiş olan kişi, yeni bir ilişki sayesinde, sonlandırmak istediği halde bitiremediği ilişkisini sonlandırıp yeni bir hayata başlıyor. Bunun dışında, intikam amacıyla yapılan sadakâtsizlik var, daha çok kadınlar yapıyor. Bir diğer aldatma, “kendini yeniden fark ettirmek için” olanı. Eşin ilgisini çekmek amaçlanıyor. Ben bunu, ölüm amacı taşımayan intihar girişimine benzetiyorum. Bir de, “yakın ilişkilerden korktuğu için” aldatanlar var. Evlilik öncesi ilişkilerde de çok sık rastlanıyor. Bugünün toplumunda çok sık rastlanan bir durum. Kişi, birine duygusal olarak çok fazla yaklaşmaktan, tamamen teslim olmaktan korkuyor ama öte yandan, birisiyle yakınlaşma arzusu da mevcut. “Issız Adam” filmindeki karakter bunun güzel bir örneğiydi. Yakınlaşma bir yandan istenen diğer yandan korkulan bir durum. Kaçış genellikle başka birini hayatına sokarak gerçekleştiriliyor.

“SEVMEK RİSK ALMAYI GEREKTİRİR”

Yakın ilişkilerden korkan çok fazla insan var. Bir yandan da acı çekiyorlar, kafaları karışık. Siz ne tavsiye edersiniz bu kişilere?

Bu tür kişilerin hatası; yaşanan her anı yargılamak ve gelecek kaygısından kurtulamamak, “ya çok fazla bağlanırsam” endişesiyle bugünü sabote ediyorlar. Onlara tavsiyem sadece yaşadıkları anda kalmaları. Şunu düşünsünler: Risk yoksa seyahat de yoktur. Kendilerini ilişkiye bırakabilmelerini ve ilişkinin getirdiklerini yaşamaktan korkmamalarını öneririm. Kendilerini bırakırlarsa sonra pişman olurum korkusu yaşıyorlar. Sevginin içinde böyle bir tanım yok. Sevgi risk almak demektir. Bakın yine aynı yere geldik, insanlar risk almak istemiyor, her şey garanti olsun, sadece ödüllendirilsin istiyor.

“DENEYSEL AMAÇLI ALDATMA DOĞRUDAN SEKSLE İLGİLİ”

Bir tür sadakâtsizlik de “deneysel amaçlı” olan aldatma. Bu, seksle doğrudan bağlantılı. Cinsel deneyimi az olan birinin duyduğu merak veya tam tersine, cinsel deneyimi çok fazla olan bir kişinin, “onunla seks nasıl olurdu”, “bir de bunu deneyeyim” diye düşünmesiyle gerçekleşiyor.

“MESLEKTAŞLAR FIRSATINI BULUNCA YAPABİLİYOR”    

Bir diğer aldatma ise “fırsatçılık” diye nitelendirdiğim, birbirlerini iyi tanıyan ama beraber olmayı düşünmemiş kişilerin, özellikle fazlaca alkol alımından sonra yaşadıkları anlık beraberlik. Meslektaşlar arasında daha sık görülen bir durum bu. En güzel bahanesi de “çok alkollüydük” olur ve bir daha sözü edilmez.

“ÇOK ÇAPKINIM DİYE ÖVÜNMENİN ALTINDA GÜÇ İSTEĞİ VEYA ÖFKE VAR”

Toplumda dikkati çeken “skorcu” insanlar var bir de. “Ben çok çapkınım” diye övünürler… Bu kişileri nereye koyarsınız peki?

Burada başarı ve beğenilme isteği de söz konusu olabilir, kadınlara yönelik öfke hali de. Gençlikte bu davranış kısmen anlaşılabilir, bir nevi kahramanlık hikâyesi gibidir. Ancak ilerleyen yaşlarda da bu durum devam ediyorsa, karşı cinse duyulan öfke, bağlanamama gibi faktörler söz konusu olabilir. Cinsellik sadece cinsel doyum amacını taşımaz. Birini aşağılamak veya onun üzerinde güç sağlamak için de yapılabilir. Kendini güçlü hissetmek isteyen bir insan, bu yolla beslenmeyi seçmiş olabilir ya da karşı cinse karşı nefretini,  sık sık partner değiştirerek gösteriyor olabilir.

“SEN MUTLUSUN, PEKİ YA HAYATINA GİRDİĞİN KİŞİLER?”

Bu kişilere sorduğunuzda “ben böyle mutluyum” diyorlar… Gerçekten mutlular mı?

“Ben böyle mutluyum” diyen insana bu durumu ne ile karşılaştırdığını sormak gerekir. Başka türlü bir yaşantı hiç olmamışsa kişi neyin daha mutlu ettiğine nasıl karar verebilir. Ayrıca şu soruyu sormak gerekir: Sen mutlu olsan da senin hayatına girdiğin insanlar, onlar mutlu mu? Onların mutlu olmaya hakkı yok mu? Bu kişiler genelde der ki, “Karşı taraf da kabul ettiyse, biz böyle mutluysak kim ne karışır?” Bilmiyoruz, mutluluğu ölçen bir alet mi var? Sen “Böyle mutluyum” diyorsun ama bunun tam tersi bir strateji uygulasan daha mutlu olmayacağını nereden biliyorsun? Öyleyse, “Ben böyle mutluyum” son derece sıradan bir laf… Yaptığımız şeyin doğruluğuna inanmak için, ondan memnun olduğumuzu söylemek zorunda hissediyoruz kendimizi galiba.

kaynak: hurriyet.com.tr

BU YAZILARA DA GÖZ ATABİLİRSİNİZ

Yorumunuzu Bekliyoruz !